Eksik bir şey mi var hayatımda? Zuzu’nun mutluluk atölyesi yazısı…

Nasıl daha mutlu olurum? Hayaller Koçluk Atölyesi Daveti

Bu maili aldığımda mutlu muyum diye sordum kendime. Aldığım kararlardan memnun, üzerinde durduğum ayaklarımdan oldukça hoşnuttum. Zamanında aldığım koçluk desteğinin çok büyük etkisi ile hayatım boyunca karşılaştığım her şeyi kabullenmiş biri olarak mutluyum diyebilirim. Peki daha mutlu olmaya ihtiyacım var mı? Ya da mutlu olmayı beceremeyen insanlara anlatabileceğim bir şeyler öğrenebilir miyim bu atölyeden?

Her seferinde yeni bir şey keşfettiğim, yeni bir şey öğrendiğim Deniz Hüsrev ve Zeynep Yetkin Yılmaz atölyelerinden birine daha katılmaya karar verdim. Hayal kurmak ve cesaret üzerine düşüne düşüne o çok sevdiğim evin yolunu tuttum.

Hiç tanımadığım yedi kişi vardı salonda. Yine bize neler neler yaptıracak, o tanımadığım insanların en büyük farkındalıklarına şahit olacaktım kim bilir. 🙂

Her zamanki gibi çok güleç başladık atölyeye. Daha isimlerimizi söylerken kendimizle ilgili ipuçları verdik birbirimize.

IMG_1197-001

IMG_1229-001

Sonra bir şey yaptılar, hayal kurmaya ne kadar mesafeli olduğumuzu sorguladık. Ben hayalin tam üzerinde duruyordum çünkü o sabah taptaze bir fikir ortaya atmıştık iş arkadaşım Elif’le. Öyle güzel hayaller kurduk ki daha o sabah tüm sosyal medya hesaplarından projemiz için hesap oluşturmuştum. Ama etrafımda hayal kurmaktan çekinen, korkan, temkinli olan, hayal kurmaya küstüğünü düşünen insanlar da vardı.

Düşünmeye zorlandılar. Onlara hayal kurdurtmayan ne varsa, adım adım hayal kurma noktasına yaklaştılar.

Hepimiz toplaşıp bir hikaye yazdık mesela, içimizden geldiği gibi. O zaman gördüm ki hikaye dediğim benim cümlelerimle şekilleniyor. Başka etkenlerin hikayeme yön vermesini kabul etmek ya da hikayeye tekrar yön vermek kararı benim elimde.

Bu bizim hikayemiz mesela :) Ve mutlu sonla biten kartı bendeniz koydum efenim :)
Bu bizim hikayemiz mesela 🙂 Ve mutlu sonla biten kartı bendeniz koydum efenim 🙂 #benimbedenimbenimkararım 🙂

Koçlukta olma hali ile yapma hali çok sık duyduğum şeyler. Bu atölyede de olmak ile yapmak temelinde hayalleri irdeledik. Ne olmak, ne yapmak, neyi yapmamak, nasıl olmamak istiyoruz, bugüne kadar neden olamadık, bugünden sonra ne olursa olabiliriz bunları düşündük ve kendimiz hakkında notlar aldık. Ne çok olmak var…

Ne çok olmak var...
Ne çok olmak var…

Bu arada içimizde bir şeyleri yapmamamız, beceremeyeceğimiz, “sırası değil, sen kim onu yapmak kim” falan diyen bir iç ses var ya, ona yoğunlaşıp onu tanımladık. Ona bir isim verdim, yozgat kafası 🙂 Ve resmini çizdim onun ama paylaşmayacağım. Benim için ciddi bir yüzleşme oldu ve onunla nasıl baş edebileceğimi düşünüp, kararlar aldım oracıkta. Sanki içimde bir şeyler geçmiş 28 yılın üzerine derin bir “ohh be” çekti. 🙂

Duvarda çok tatlı bir yılbaşı ağacı vardı. Temsili 🙂 Biz yeni yıl ile beraber kurduğumuz hayallerle ilgili aldığımız notları, yaptığımız resimleri, ürettiğimiz objeleri oraya astık. Bir sonraki yıl oradaki şeyleri gerçekleştireceğimize inanarak ve tebessümle ayrıldık atölyeden.

IMG_1228

Aradan bir aya yakın zaman geçti, hayallerime kavuşmak için yoğun ve sık adımlar atarak geçen bu zamanda atölyede fark ettiklerimle ilerlerken, yazıya dökmek istedim ve bir cafeye oturdum. Bilgisayarıma ilk cümleleri yazarken dikkatimi dağıtan ama iyi ki de dağılmış dediğim bir şey oldu.

Çalıştığım masada 35- 40 yaşlarında İngiliz bir kadın, Türk bir hocadan Türkçe dersi alıyordu. Türkçe olarak son bir haftasını anlatmaya çalıştı. Gün gün… “Pazartesi çok çalışmış, çok az uyumuş, salı çok erken kalkmış ve çok ağlamış, çünkü Türkçe çok zor bir dilmiş ve sınavı varmış. Sonra kendini toplamış sınava girmiş, çarşamba çok uyumuş, kahvaltı etmiş, sonra tekrar yatağa gitmiş… bla bla bla”

Salak yerine salaklı dedi mesela :) Bir çocuk gibi pes etmeden devam etti cümlelerine :)
Salak yerine salaklı dedi mesela 🙂 Bir çocuk gibi pes etmeden devam etti cümlelerine 🙂

O bunları anlatırken ne kadar çocuksu bir heyecan taşıdığını fark ettim. Pek çok kez cümleleri karıştırdığı, çoooook ciddi hatalar yaptığı halde çocuk şirinliğini hiç kaybetmeden devam ediyordu anlatmaya. Çabasını gözlemlerken hatrıma düştü; atölye tanıtımında yer alan şu paragraf ne kadar da doğruydu.

“Çocuklar çok hayal kurarlar. Onların hayal gücü ve cesareti sınırsızdır. Hata yapmaktan, gerçekçilikten uzaklaşmaktan ya da alay edilmekten çekinmezler. Bir çocuğun “eğer param, zamanım ya da çevrem olsaydı bu hayalimin peşinden koşardım,” dediğini asla duyamazsınız. Yetişkin olma yolculuğunda bir noktada gizemli bir şekilde korku, yargı ve bahaneleri ediniriz.

Gelin bu atölyede bir çocuk merakı ve cesaretiyle duralım ve hayallerimize yer açalım. Yeni yılla birlikte, hayatımıza eklemek ve çıkarmak istediğimiz şeyler daha belirginleşiyor. Bunlar hem nasıl olmak/olmamak, hem de neler yapmak/yapmamak istediğimize dair hayaller…

Bu hayalleri birlikte yeni yıla girmeden hedeflere ve seçimlere dönüştürelim ve daha mutlu olmayı seçelim.”

Atölye sonunda “gerçekleşmiş bir hayalimiz” kavramının bile gözümüzde çok büyük olduğunu fark ettim. Aslında ne hayal kurmak büyük bir iş, ne de o hayali gerçekleştirmek. Bütün mesele çocuklukta sahip olduğumuz merak ve cesaret ile hareket etmekte sevgili okurum.

“Depresif, işe yaramaz, uyuşuk, bir türlü istediği şeyler için adım atamayan biri olduğunu düşünen herkes için geçerli bir reçete bence bu.

2016’da bol bol hayal kurmanızı ve attığınız her adımda hayallerinizin tam üzerinde olmanızı dilerim.

Sevgiyle, beni özleyin anacım 🙂

20 soruda Zuhal ASLAN

Merhaba dünya merhaba,

Uzun bir zaman yazamadım, boğazımda düğümlenmiş ne çok kelimem vardı bi bilseniz.
İnsan gözyaşı ve kelimelerin bile ifade etmekte yetersiz kaldığı zamanlar yaşarmış, öylesi aylardan geçtim de geldim. ( Bu daha çok piştiğim ve yazılarımın daha da lezzetli olacağı anlamına gelebilir. )

Geçtiğimiz gün Taraf Gazetesi’nin son sayfasından alışkanlık edindiğim 20 Soru uygulaması takıldı aklıma. Açtım cevapları okudum epey, sonra düşündüm ben dedim bana sorulsaydı dedim ne derdim dedim..

Bunu neden bulup geliştirmiş Marcel Proust, Bernard Pivot, James Lipton bilmiyorum. Araştırmadım da henüz ama tanıdığım ve hayatımda yeri olan herkese yapmak istediğime karar verdim.
Öncelikle kendim ile başlıyorum, bloguma bugünden sonra insan ile devam ediyorum, kurumsal olsun olmasın 😉

1- En sevdiğiniz kelime?

Ekinoks

2- Nefret ettiğiniz kelime?

Çabuk

3- Ne sizi heyecanlandırır?

Imkansız kelimesini son çare olarak kullanan insan

4- Heyecanınızı ne öldürür?

Imkansız kelimesini çabucak kullanabilen insan

5- En sevdiğiniz ses nedir?
Klarnet

6- Nefret ettiğiniz ses?

Kağıdı, kartonu bıçakla kesme sesi

7- Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Muhasebe işleri

8- Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

İyinin düşmanını duraksamadan yenebilmek ( İyinin düşmanı mükemmeldir, Genco’yu anıyoruz burada bir dakikalığına 😉 )
9- Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Coco Chanel

10- Nerede yaşamak isterdiniz?

Bern

11- En önemli kusurunuz nedir?

Duygu durumlarım arasında zor geçiş yapmam

12- Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Aşırı sevmek ☺

13- Kahramanınız kim?

Meral Okay

14- En çok kullandığınız küfür?

Şeref yoksunu 😀

15- Şu anki ruh haliniz nasıl?

Uyuşuk
16- Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Yalnızca repliklerle anlaşan bir çift mümkün… ( evet hayat felsefem çiftli miftli 😀 insan dediğin yalnız yaşar mı be)

17- Mutluluk rüyanız nedir?

Güzel adamı bir kitapta anlatmış olmak…

18- Sizce mutsuzluğun tanımı?

Üretememek

19- Nasıl ölmek isterdiniz?

Temmuz’da. Elektrikler kesikken, bir akşam karanlığında, sokakta oynayan çocukların sesleri oturma odasına girerken, yeni banyo yapmışım, ıslak saçlarımla oynanırken, uyuklar gibi.

20- Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Su içmeyi ihmal etmeseydin de bu yaşta ölecektin.

An’da olmak birden durup kendine ‘N’oluyo?’ diye sormaktır.

Dün Genco Genç ile sohbet ederken laf dönüp dolaşıp an’da olmak kavramına geldi. Allah’ın Dublin’indeki adam taktım ben bu “mindfulness” olayına dedi. Ben aylardır ne diyorum: “Multitasking-Multitasking” derken sürekli anı kaçırıyoruz!
Anda olmaya takmak lazım mı? Evet. Anladığım üzere Dünya’nın neresinde olursanız olun herkesin takması gereken bir kavram bu.

4 Nisan’da Beyoğlu’nda sevgili Koçum Deniz Hüsrev’in tavsiyesi ile Zeynep Yetkin Yılmaz ve Deniz’in eşlik ettiği keyifli bir atölyeye katıldım. An’da kalmak ve hayatı doğaçlamak konulu bu atölyede stresli bir yaşamın bizden aldıklarını, yaşadığımız anın farkında olduğumuzda çok daha pozitif sonuçlar alabileceğimizi düşündük ve hatta deneyimledik.

IMG_20150404_135407

Güzelinden bir cumartesi günü bu eski binada Ekran İşleri’ne ait ofiste toplandık. Bir Amerika’lının da dahil olduğu 7-8 kişilik bir atölye çalışmasında geçmişi, geleceği ve içinde olduğumuz anın farkını fark etmeye çalıştık.

IMG_20150404_122044

Şu an ne hissediyorsun?

O kadar çok his varmış ki. Biz iyi diyor, kötü diyor geçiştiriyoruz bir bakıma. Ya da genelliyoruz. Asla anda değiliz, durup kendimize noluyo? diye sormuyoruz. Tahmin yürütüyoruz kendimizle ilgili. Oysa bi kontrolü elimize alıp içimize sorsak şu an noluyo diye doğru cevabı duyacağız.
Stresi yönetmek, hayatı doğaçlamak da böyle bir şey işte.

anda kalmak durup noluyo diye sormaktır

Çalışmaların içeriğine çok girmek istemiyorum ama biri var ki beni benden aldı. Ayaklarımızın önüne iki obje koymamızı istediler, etrafta ne bulduysak koyduk. Bir ayağımız geçmiş, bir ayağımız gelecekti.
Sorular soruldu, biz dengeyi bulmaya çalıştık.
Benim önümde iki adet not defteri vardı ve üzerinde Ekran İşleri’nin bir ürünü olan N’oluyo stickerı bulunuyordu. Her gözümü açtığımda kendime “noluyo?” diye sormaya başladım istemsiz. 🙂
Geçmişi, geleceği ve içinde bulunduğum anı düşünürken heyecan ve sabırsızlık içinde şu ana tahammül edemediğimi, bir an önce gelecekte olmak istediğimi fark ettim. Bu bende doğal olarak bir stres yaratıyordu.

Sonra kabulde olmak kavramını devreye soktular.
Bazı şeyleri, bazı kararları, bazı zamanları kabul etmek…

Bizler hayatın koşuşturmacası içinde ya geçmişin pişmanlıkları ve öfkesini ya da geleceğin kaygı ve korkularını içimizde taşıyoruz. Bir duyguyu hissediyoruz, bir tepki veriyoruz ama o tepki, o duygu bizim o anki duygumuz mu yoksa geçmişte kodladığımız bir duyguyu tekrar mı ediyoruz farkında bile olmuyoruz.

Bazı şeylerin değişebileceğini, bazı şeylerin zor da olsa tüm gerçekliğiyle yaşanması gerektiğini kabul etmek bizim için zor geliyor.

Kendimi en çok dahil ederek, tüm insanlığın bu anda olmak, hayatı doğaçlamak, kabulde olmak konusunda kendisini sorgulaması gerektiğine inanıyorum.

Ben o gün bir çikolata parçasına bakarken anda olmayı, bir ofiste koştururken gözden kaçırdıklarımı, yavaş yavaş yürürken keşfedebildiklerimi, geçmişte olmaktan hoşlanmadığımı, gelecek için gereğinden fazla kaygılanıp, heyecan yaptığımı gözlemledim.

Kendime kabulde olmak ödevleri belirleyip stresimi azaltmak için adımlar atmaya başladım bile. 🙂

Konfor alanımızı genişletmek için, sesimizin, bedenimizin nasıl bir menzili var görebilmek için, akışta olmak, kabul etmek, çatışma yaşamamak için, saçmalamak için, hata yapmaya izin vermek için hayatı doğaçlamamız gerekiyor.

Modern çağın akışına kapılıp, stresten türlü hastalıklara tutulan bir nesil olarak belki de bu tip farkındalık atölyelerine daha sık katılmalıyız.

Ne dersiniz?

anda kalmak, hayatı doğaçlamak ve stresle başa çıkmak

İş hayatı ve duygular üzerine karalamalar…

Pek çok İnsan Kaynakları çalışanı 16 PF envanteri gereği ölçümü yapılan 16 kişilik özelliğini bilir.
Grupta olma isteği, problem çözme, amaçlarını gerçekleştirme, baskınlık, spontanlık, kuralları sorgulama, sosyal girişkenlik, mantık veya duyguyu kullanım, başkalarına güven, soyuta odaklılık, kendini ifade etme tercihi, kendini sorgulama, yeniliğe açıklık, karar verme tarzı, mükemmeliyetçilik, gerginlik gibi özelliklerin seviyeleri belirlenir ve işe yansıması yorumlanır.

olumsuzluklardan etkilenme iş yeri

Adayın yaşadığı bir travma tüm bu kişilik özelliklerinin seviyesini değiştirebilir ve bu davranış değişiklikleri belli bir dönem de olsa çalışma hayatına yansır.
Grupta olma isteği yüksek olan bir aday çalışırken birden kendini ekipten çekebilir, hiç beklenmedik şekilde baskın davranabilir, amaçlarını gerçekleştirme oranı en düşük seviyelerde çıkabilir…
Olabilir yani böyle şeyler.
O yüzden bazı izinler iş hukukunda yer alır, o yüzden gelenekten doğan bazı izinler vardır.
Mazeret izinleri en çok bu zamanlarda devreye girer.
İnsan olarak çalışmanın en büyük artısı düşünmesi, yeni fikirler üretebilmesi, enerjisi ve iletişim yeteneği ile işleri en verimli şekilde yönlendirebilmesiyken en büyük riski de olumsuzluklardan etkilenmesidir.
Özel hayatında yaşadığı bir durumun işine yansıması ölüm, doğum, evlilik gibi durumlarda hep hesaba katılır.
Hastalık, raporu alınabilen bir durumdur.
Ama sevgiliden ayrılma izni, boşanma izni, tut ki karnım acıktı/anneme küstüm/tüm şehir bana küstü/ bir kedim bile yok/ anlıyor musun/ hadi gülümse izni yoktur hukuken.

soğuk bir avrupa ülkesinde kahve içme izni

İşveren alışıktır ölümde, doğumda, evlilikte izin vermeye.
Ya diğer duygular?
Gerçi bunlara maksimum bir gün sınırı koymak ne kadar doğru…
Babası öldü diye kimse 3 gün sonra kendini toplamak zorunda değildir.

Ne bileyim başka izinler olmalı iş hayatında bence.

Upuzun çayırlarda yalın ayak koşmak izni,
Hiç kimsenin bilmediği bir tepede içindeki tüm sorguları haykırmak izni,
Bir deniz kıyısında mektupları, resimleri yakmak izni,
Dizlerini çekip karnına, anne karnındaki masumiyetini hissetmeye uyumak izni…

Olmalı / olmalı / olmalı / olmalı/ yaşamın bir anlamı olmalı…

İnanıyorum öyleyse yaparım! İşte başarılı olmanın tek sırrı bu bence…

Selam, günlerdir ilham yağıyor tepeme.
Başarılı sonuçlanmış her işi çaktırmadan incelerken buldum kendimi.
Başarısız olan işleri de gözlemliyorum kendimce.
Belki bu düşüncemin şiddeti insandan insana değişir. Bazısı kolay inanır, bazısı inandığı şeyleri çok da sorgulamaz, inanmak istediği için inanabilir.

Ama her işte inanmak esastır bence.

Lafı fazla uzatmıyorum, inanmak demek o işe adamak demektir kendini, zamanını, dikkatini.

Bir işin neden yapılması gerektiğine inanırsan yaparsın.
Bir şirketin işveren markasına aşık olmuşsan o işi sorgulamaz yaparsın.
Bir yöneticinin üslubuna, iş aktarımına hayransan o işi çok daha iyi yapmaya çalışır başarırsın da.
Bir işin nasıl yapılması gerektiğini düşünüyorsan, o iş öyle başlamamışsa yapmayabilirsin.
Düzeltmek çok zahmetli olabilir, düzeltmek gerektiğine inanıyorsan düzeltir öyle devam edersin işe.
İnanmadığı halde o işi pozitif sonuca götürmüş her çalışan biraz rol yapmıştır.

inanmak
Rol yapmaya gerek var mıdır?

Bence yoktur. Çünkü rol yapan çalışan çatışma yaşar.

Çatışma boyutu arttıkça hem kendisi için hem de şirket için zararlı hale gelir.
Eğer bir şirketin var olması, yaptığı işin devamlılığının sağlanması o şirketin sahibi kadar sizin için de geçerli bir sebep ise inanmışsınızdır, gelen işi pozitif çıkarırsınız.
Eğer yukarılara gitmeye gerek yok, ben kendi çarkıma bakayım diyen bir çalışansanız size gelen işi yapmak için nedenlerinize odaklanırsınız.
Eğer iş sizin inancınız ile örtüşür şekilde geldiyse daha bir adanmışlıkla yaparsınız ve pozitif sonuç alma ihtimaliniz o kadar yüksek olur.

Çalışan ve şirket uyumu bu demektir bence.
Şekerin zehir olduğunu düşünen birinin çikolata- bisküvi fabrikasında çalışması tabii ki de rol çatışması yaşatır.

Diyeceğim o ki :

Pozitif sonuçlanan her iş bir adanmışlık içerir. Adanmışlık da ancak işi yapanın inandığı değerler ile hayattan beklentisi ile örtüşüyorsa gözlemlenebilir. Aksi durumda pozitif sonuç almaya çalışmak yüzme bilmeyen birinin suda çırpınışı olsa gerek.

Teşekkür ederim mercimek!

Bugün kutup bölgesinde yakaladıkları büyük balığı diğer komşularına pay eden tatlı insanlar izledim bir belgeselde.
Dayanamadım yazmak istedim size de.
Orada çekim yapmaya giden amca bir şey dedi:
‘Burada insanların, yedikleriyle aralarında saygıyı içeren bir bağ var. Bu pek çok yerde maalesef yok.’

Evet yediğimiz şeylere ne kadar saygı duyuyoruz? Ne kadar anlamlı bizim için varlıkları? Bir meyve tabağı geldiğinde önümüze, ‘vaauuvv gösterişe bak’ mı diyoruz yoksa bu kadar zengin bir besin grubuna sahip olabildiğimiz için şükür halinde miyiz? İçtiğimiz suya, yediğimiz bir elmaya ya da mercimeğe saygı duyalım, var oldukları ve bizim oldukları için de teşekkür edelim Yukarı’ ya 😉

Farkında Olmanın Zuuhali 😉

Sence neydi ProvokatİK? Arkadaşımız Zuhal mutfaktan bildiriyor, sendeyiz Zuhal :)

Ö hö öhö..
Yine zor şartlar altında bir haber daha yapıyorum.
Bir elimde kış çayı, bir elim twitterdan zirveye laf yetiştirmede, ruhum sahnede dans ediyordu ama bedenen evimin mutfağında katıldım zirveye.

Blogger kontenjanından haberdar olmadığımdan niyet ettim ana oturumları izlemeye.
(www.pozitiftv.com hastaya şifa gibi geldi ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum kendilerine. Çok ince bir hareket, severim düşünceli insanları 🙂 )

Bence neydi..

Bir kere güzel bir his, pozitif bir çerçevesi var zihnimde.
İsmi çok zor, zaten insanlar provokatif demeyi bilmiyordu, yerine provakatif derlerken bir de provokatİK çıkardılar başımıza.
Ama değişik olmuş işte.
Balıklar filan..

Bu da benim balığım :mutfakta zirve

Sarı balıkların içindeki mor balık ve ProvokatİK kelimesinden bile başlı başına bir yazı çıkar aslında.
Zirveyi özetlemiş, önümüze koymuş adamlar işte anlayın diye.

Saat 09:00’u geçiyordu süt mü ısıtayım, zirve izlemek için salona düzenek mi kurayım dediğimde.
Düzeneği mutfağa kurmayı tercih edince açılış konuşmasını kaçırmamış oldum lakin ki tüm günüm burada geçti o da bana fark oldu :S

Alper UTKU setresiyle arz-ı endam eylerken açıkladı ki bu zirve sadece İK’nın fonksiyonel gözüyle bakmıyormuş, hepimiz birer lidermişiz o sebepten farklı bakış açılarıyla zenginleşmiş bir zirveymiş.
– İyi, güzel alıyorum bunu!

Didem TEKAY maşallah ‘Cemalnur Sargut ”styla’’ zarif zarif anlatıyor balıkların içindeki mor balığı. 🙂
Farklı bakış açıları diyorlar. Dünya’da neler oluyor, önceden anlamlandırma ve çağrı diyorlar.
-Benim zihnimde Cem Yılmaz’ın Gana Temsilcisi : ‘Kenya Kenya noluyo, dünyada nooluyo?’

Farkındalık diyorlar.
76 kişi konuşacak diyorlar, 2 binden fazla ziyaretçi var diyorlar.
Heheytt diyorum, ballı süt harikasın.

Diğer bloggerlar da ben de azimle çalşıyoruz. Aman anlık takip edilsin zirve twitterdan.
Konuşmacılar daha noktayı koymadan tweetler uçuşuyor havalarda. 🙂
Konuşmacıların ağzından çıkan her şeyi havada kapan mavi kuşlar olarak dinleme, öğrenme ve paylaşma arzumuzu takdir ediyorum resmen.
Firmaların çalışan bağlılığı çalışmaları yaptığı dönemlerde aslında ilişki kalitesine bakılsa diyor Didem Hanım, ne güzel olur diyor.
Yazarlar çıkıyor sahneye, John, Charles, Adam..
Bir şeylerin farkına varmışlar, siz de varmalısınız diyorlar.
Değişim gerekli, devrim güzel his, kadın değişimdir, erkek güç, kadın sevgidir, kadın farklı bakış açısıdır, güçle sevgi beraber olmalıdır, birlikte kullanılmalıdır diyorlar.
Farkındalık çerçevesini oluşturuyorlar.
Yusuf AZOZ çıkıyor bir ara, sempatik adam istihdam endeksinden bahsediyor. Kariyer.net verileri her zaman güvenilir gelmiştir bana.
Alex, Nigel, Haridimos geliyor, Atatürk, Kenedy, Mandela ve Muzaffer Şerif’ten bahsediyorlar hayır olsun 🙂 İnce örnekler veriyorlar.

Özellikle üstüne bastıkları bir kelime var:Kibir
Liderlğin benliğinden bahsediyorlar, biz bilinci lazım şu egodan kurtulun artık yahu diyor adamlar.
Ve farklı bakış açısı geliştiren insanları yanında görmek isteyen lider olun diyorlar. ‘evet müdürüm, tabi müdürüm, siz öyle uygun gördüyseniz en güzelidir müdürüm’ diyenleri değil de ‘müdür! ya o iş vardı ya onu senin dediğin gibi yapmasak, biraz ondan biraz bundan koysak, azıcık da çevirsek 45 derece bu taraftan baksak nassı fikir? ;)’ diyenleri tutun etrafınızda diyorlar. Ego öyle yenilir, ben ben nereye kadar…

Empatik olunca zor olan şeyleri yönetmeye başlarmışız. Bu düşünce beni çok etkiledi.
Nigelcığım dedi ki, zor patron diyorsunuz ama onun gözünden bakmaya başlasanız zorluğu yönetmeye başlarsınız. ‘O kadar evli çift var, hepsi de evlilik zor diyor ama onlar nasıl evli kalabiliyor hacı 😉 çaktın mı köfteyi’ tadında açıklıyor empatiyi.

Gözüm tweetlere takılıyor Ahmet ERYILMAZ neden görmek istediğim eğitim kurumları burada yok, zorla getirilmeliydiler diyor 🙂 E adam haklı beyler..

Konuşmacıların konuşmaları bitince sağlamasını yapıyor MCT 🙂
Diziyor Atos, Portos , Aramisi sahneye yan yana.

Diyor ki neden size inanalım?

Türk insanında olmayan bir şey orada açığa çıkıyor bilmem kimler fark etti;
Üçü de o kadar araştırmanın sonunda söylediklerini aynen uygulamamız konusunda ısrarcı değiller.
Biz yaptık güzel oldu, sonuçları sizinle paylaştık, ama siz farklılaştırın, yerelleştirin biraz da öyle deneyin diyorlar.
Bizimkiler gibi ‘kahvenin içine limonu sık, bir kaşık da bal koy bak nasıl kesiyor öksürüğü’ keskinliğinde, iddialılığında konuşmuyorlar.

Sonra panel başlıyor. Kadınların tepeye erkeklerden daha çok süzülerek geldiklerinden bahsediyorlar yine. O kadar zorlu yoldan gelince doğal olarak kadın daha çok sorgulayan, geleneksel olmayan, paydaşları düşünen bir hal alıyor.

Katılımı arttıran kadının bakış açısı zenginliktir diyorlar.
Nefret ettiğim kavram ayrımcılık atlıyor sahneye. Kadına o kadar çok ayrımcılık yapılıyor ki cinsiyet körlüğü oluşmuş, farkında dahi olunmuyor deniyor.

Kadın olursa ne olur diyoruz, kadın yönetim kuruluna ne katar diyoruz, kadın bakış açısı, kadın CEO kadın şoför.. diyoruz ama erkek bakış açısı, erkek CEO, erkek şoföre şaşırmıyoruz.

Kadınların yönetimde daha aktif olmaları için kota konuşuluyor, ortak vicdan olsun deniyor, kadını dışlayınca kaynaktan oluyoruz diyorlar.
Tek cümle özetliyor : Az oldukça sorgulanıyoruz!

Lösevden her yıl aldığım etkinlik takvimime gidiyor gözüm. Kadınlar Günü etiketinden zirve etiketine bir doğru çiziyorum aşkla 🙂

etkinlik takvimi lösev

John Mattone giriyor devreye, bizim Atos, Portos, Aramis’in bahsini ettiği keşifleri nasıl uygulamamız gerektiğini anlatıyor inceden.
İletişimi anlatıyor, bir çocuğun gerginliğini onun seviyesine çökerek azaltan bir babaannenin iletişim tarzından bahsediyor.
Hepimiz birer süper babaanne olursak torunlar şirketi uçurur millettt! diyor.
Liderlerinizi seçerken seçtiğiniz yöntem ılımlı, yardımsever, provokatif olsun diyor.
Bunları anlatırken de öyle neşeli öyle aktif ki, elindeki su şişesini yarış kazanmış Michael Schumacher modunda katılımcılara fışkırtacak sanıyorum. (Lütfen iyileş Schumi! 🙁 )
360 derece performans yönetimi için terfi kararlarının olmazsa olmazı diyor.
Çalışan örnekleri veriyor Mattone,
‘Yapabilirim, yapıcam’ diyebilen adaylarla çalışın diyor.

Zuhalin muzipzuuhali yine devrede, beyin kıvrımlarımın arasında, Mario oynarken yapıcammm diye sinir krizi geçiren küçük kızı oynatıyor reklam niyetine :S mario oynayan kız yapıcam yaptımmm diye bagırırrr

Tanyer Hoca çıkıyor bireysel ve kolektif liderlik kültürünü anlatıyor. Bir örnek canlandırmışlar keyifli olmuş.

Görmeden önce ölünecek yer : Gebze ve bilgi eksikliğinin çalışana yazdırdığı kötü senaryolar 🙂

Neyse ki dolaptan çıkan adam her şeyi düzeltir. 🙂
Kolektif kültürde aynı yöne gitmek için örgütlenmiş bir topluluktan bahsediyor, doğadan örnekler veriyor ve zurnanın zırt dediği yere geliyor:
Doğamıza aykırı davrandığımız için kolektif olmayı beceremiyoruz.
(Ne zurna mı ? Yok yok saksafon o ;))
Egoyu yenen, kibirden uzak, makamı bırakıp unvanları yok sayan biri olduğumuzda, ben değil biz dediğimizde güzel şeyler oluyor diyor ve şarkısını söylüyor.

Sonra Laurie çıkıyor sahneye, hikayesini tüm gazeteler haber diye verdi oradan okursunuz isterseniz.

Scrubs izler gibi güleç dinledim kendisini, mimikler falan fabrikasyon bunların. 🙂

Dünyadaki bağlantılarınızı aktif hale getirin, bilginizi eskitmeyin falan dedi, Neil Morrison, Jennifer Mcclure, Kris Dunn, Tim Sackett, Ron Thomas ı ekleyin dedi.
– Hamili kart yakınımdır, daveti kabul edin please.. ( İsimler için teşekkürler tekrar Gülsün Müftügil, nasıl başardın hepsini yazmayı hala anlamış değilim :))

Sonra Raj amca çıkıyor sahneye vicdanlı kapitalizmi anlatıyor.
O kadar prof dinledim, bu kadar akademik konuşma dinlememiştim diyorum içimden.Adam modu değiştirmemiş bastı gaza anlatıyor.
Sadet diye bağırıcam ama mutfaktayım naparsın. Adam haklı aslında anlatacak ki sonuca gitsin deee zaman kısıtlı, Raj yetiştirmek için hızlı hızlı konuşuyor, olayların zaman dilimleri çok uzun nasıl sıkıştırayım, kapitalizm, şirketler, kamu yararı, ben buraya neden çıktım? Uçan adam Sabriyim ben bu arada, Allahhh diye zıplıcam o ara Raj susar da dinlenir belki diye 😉

– Birisi o kadar emek verip yazdığımız tweetleri kopyalıyor, bloggerlar sinirli. Çocuğa bir güzel azar çekiyoruz, 3 blogger pöykürmesi ile korsan kuş nakavt !
Raj sadet dedi duydum! Şirketler sevgi, şefkat gibi kavramları kullanır oldu, doğal kaynaklarımızın bir sonu var ama sonsuz kaynağımız içimizde dedi.
Raj her sözüne katılıyorum ama içimdeki replik kafayı sus-tu -ra – mı- yo- rum.

İçimizde mi?
Ha içinde. Sırf ışıkla çık!
Adım garavel bul beni!!!
aradıgın güç icinde

Ekvador Mutluluk Ekonomisinden Sorumlu (bir nefes aliym devam etcem) Devlet Başkanı Freddy Ehlers Zurita (vuu) çıktı sahneye.
Silence dedi.
silence
İki dakka sessiz olun ne bitmez geyiğiniz varmış arkadaş başım oldu burda Tungurahua Yanardağı.
Sizin sorununuz fazla konuşmak, iki dakka sessiz olsanız devlete,bakanlığa falan gerek kalmaz mutlu olursunuz, ekonomik kriz, işsizlik falan hep baş ağrısından dedi.
Desem de gülün geçin adam çok derin konuştu. Özel mülkiyet kelimesinin gasp ettiği yeri mutluluk kelimesi için geri almak benim görevim dedi.Mevlana’dan bahsetti, istemenin sonu yok, mütevazi olun, adam olun lan dedi şapkasını yediğim 🙂
Gazetede de okudum, kamu çalışanları için proje başlatmışlar, sorunlarını falan dinliyorlar. Adamlarda kafa güzel, motto sağlam.
Zurita konuşuyor ama kafamda başka bir ses var benim yine, mutfakta Afroman’den because i got high açmışım, tezgahta ıspanak yerine marijuana doğruyorum :S

Afroman_Because_I_Got_High_single

Türkiye için mutluluğu dünyaya yayabilirsiniz, stratejik konumunuz müsait dedi, gülerek bitirdik günü.

İkinci gün mutfakta değildim ama okula gitmem gerekti, yarısını dinleyebildim konuşmaların.
Mehmet Özel, Genco Orkun, Mehmet Kızıltaş ve Canan Karatay’ın konuşmalarını dinleme imkanım oldu.

Mehmet Kızıltaş’ı gözlerim dolarak izledim. Karanlıkta Diyalog etkinliğinden sonra empati kanallarımı gerçekten açtığımı farkediyorum. Engelsiz Kariyer kategorisi açmama neden olmuş adam sonuçta boru değil. 🙂 Yolu açık olsun. 🙂 Daha çok görüşeceğimize eminim!
Canan Karatay çok heyecanlı bir konuşma yaptı, yağları karbonhidratları tokatlayan kadın ofiste sağlıklı beslenme konusuna girmedi maalesef.
canan karatay yağ zararsız dedi

Bir ara ayakkabısını kilolu bir izleyiciye fırlatsa sunumu tamamlanacaktı lakin aklıselim davrandı 🙂

Diğer oturumları online göremedim ama Burcu Çanacık’ın konuşmasını buldum ve beni benden aldı.
İkinci gün ile ilgili yazı yazicim, bugün yetsin dedim bu kadar 🙂 (Bloggerlar yaza yaza içi dışına çıktı zirvenin ben yazmasam bir şey eksik kalmaz diyemedim, amme hizmeti yapıyoruz şurada, kaynak lazım yeni yetmelere.)

Zirvede online da olsa bana arkadaşlık eden Ceren Bandırma’ya, evimdeki mor balık çakması nihaleye ve tezgahtaki sarı beze teşekkürlerimi bir borç bilirim.

mutfakta zirve teşekkür

Velhasıl, güzel işti MCT, tuttum sizi.
Kulağımda Simply Falling ile özdeşsiniz.
Enerjiniz hiç eksilmesin, nice yeni farkındalıklara!
Cheers!

Dipnot: Seneye adı soyadı kısa konuşmacılar alın, twitter 140 karakter çok zorlanıyoruz. 😛

Zuhal DURSUN

enerjik

imkansızı başarma

enerjik

zuhal imza

Ellerim tombik tombik, lezyonluysa çok boring :S

Uzun bir esaretin peşine yazı yazmak ne güzel. İnsan neyin kıymetini biliyor ki elininkini bilsin..

ikulis zuhal hasta

Geçtiğimiz ay (free friday mülakatları bik bik bik diye pöykürdüğüm yazıdan sonra yani) ne cep herküllüğü yapıp da bileğimde bir lezyon oluşturmayı başardım hala emin değilim ama uzun süre yazı yazmak vb. temel hareketlerimi kısıtlamak zorunda kaldım. Su içemeyen insan, sigarasız kalan tiryaki neyse yazı yazamayan blogger da onların bir tık altıymış bunu anladım. Ne kadar sıkıcı, bunaltıcı, depresif his ve düşünce varsa hepsini beraberinde getiren bir hastalık denebilir. Neyse ki kriz anlarında 140 karakterlik tweetlerden bir fırt çeke çeke bu saçma hastalığı atlatmış bulunuyorum.

Bu sebepten ötürü değerlendiremediğim CV sahiplerine ve okurlarıma bu açıklamayı bir borç bilir, üçlü koltuğunuzu tek elle dikine kaldırıp, balkondaki koca masayı tek başınıza içeri almamanızı tavsiye ederim. 🙂

Yazı yazamadığım bu dönemde 2 şehir dışı gezi, birkaç mülakat, 6 yaşında bir çocukla 2 gün tatil, vapurlar-salepler, 2 insan nişanlama, aile ziyaretleri, öğrenci işleri, bir zirve ve bolca tiyatro seyri ellerimden, gözlerimden öptü. (Yazar burada ‘ellerim yok diye bitkisel hayata girmedim’ demek istiyor.) 🙂

Hee bir de bileği benim gibi ince ve narin olanlar lütfen bileklikle bilgisayar kullanın. Zira bu meret çağ hastalığıymış öyle dedi Prof’um Üstadım Sayın Dr.Teoman BENLİ..

Ellerimiz devreye girdiğine göre; hadi uçuyoyusssssss!

zuhal ikulis pegasus çılgın pilot

zuhal ikulis pegasus

zuhal imza