İşsizlik psikolojisi, işe ara verme ve saklanan cesaret üzerine…

Merhaba Dünyalı, biz dostuz.

Uzun zamandır ilk defa bir pazartesi sendromu riskine tabi uyandım. Bu satırlar benim kendimi rahatlatma satırlarım oldu bir diğer yandan.

Geçtiğimiz hafta okulumun tatile girmesini fırsat bilip daha önce çalışmadığım bir sahada, danışmanlık firmasında çalışmaya başladım. Firma tarafı, danışmanlık tarafı ikilemini çok yoğun yaşadığım iki koca gün geçirdim.

Anlamsız bir şekilde bir şok halinde masada oturduğum iki koca gün.

Alışma döneminde ara ara alnımdan şeytan boynuzları fışkırıp kulağıma “Eve git Zuzu, sen zaten bla bla” diyordu.

Şimdi bu satırları yazabilecek kadar durum analizi yapabilmiş, şekerden şerbetten hallice bir üslupla benimle konuşan bir proje yöneticisi ve her yerde gözü olan sıkı takipçi bir oryantasyon sorumlusu yardımı ile şoku atlatmış durumdayım.

Hayati tehlikem kalmadı ve tedavi sürecim süper olumlu geçti yani. 🙂

Ne mi düşünüyorum?

İşsizlik psikolojisi ve işe ara verme hakkında eskisinden daha olumsuz düşünüyorum artık.

Blog, yüksek lisans ve zirveler sayesinde insan kaynaklarından kopmadığım bir ara dönem geçirsem de farkında olmadan çalışma hayatından uzaklaşmışım.

Çalışarak hatta çok aktif çalışarak geçirdiğim 3,5 senenin bana kazandırdıklarını ilk iki gün hatırlamayacak kadar alıştırmışım kendimi bağımsızlığa.

Ve farkında olmamışım bunu yaparken.

Daha kurumsal bir şirket olsun, biraz dinleneyim, okuluma daha güzel vakit ayırayım, daha doğru adımlar atayım derken aslında sürecimi biraz farklı yönetmişim.

Sonuçlarını da ancak çalışmaya tekrar başladığımda gözlemleme fırsatım olabilmiş.

İşi olmayan, öğrenci olan, kafa tatili yapan sevgili insan, yazının bundan sonraki kısmında dostum olarak hitap edeceğim sana ve soruların olursa sana da yardım edeceğim motive olmanda. Bunu bir söz olarak algılamanda hiçbir sakınca yok. 😉

Demem o ki dostum, ne kadar ofisten uzakta yaşarsan o kadar tehlikedesin, istediğin kadar süreci istediğim gibi yönetiyorum de yine de kendine çok da iyi bir şey yapmıyorsun.

İşsiz birinin karşılaştığı aile tutumları, çevre tutumu, her şeye kızgınlık duyma, ümitsizlik, umutsuzluk belirtileri, aslında olmadığı halde toplum baskısı hissetme, depresyon halleri falan sana çaktırmadan gelip içinde dolanıyor da fark etmiyorsun.

Ne kadar zor bir işte çalışırsan çalış, stres düzeyin her zaman işsizlik sürecinde daha yüksek.

Sadece kendi oluşturduğun alanda yaşayarak, kendi belirlediğin insanlarla muhatap olduğun için tahammül seviyen düştü.

Kimi zaman dünyayı yesen doymuyorsun kimi zaman bulaşık ve çamaşır makinesi arasında geçen zamandan tiksinip ağzına tek lokma koymuyorsun.

Sağlık sorunların arttı, tansiyonunun kulaklıklarında hep Ankara’nın bağları çalıyor, nabzın ya ölü gibi ya da beline ceketini sıkıştırıp piste kendini atma halinde.

Ve benzeri halleri yaşayıp sebebini çoğu zaman fark etmiyorsun.

işsizlik psikolojisi eve kapanma

Diyeceğim o ki eğer kendi isteğinle çalışmaya ara verdin ise, fazla uzun tutma.

Günümüz CV’leri eskiden olduğu gibi, bir şirkette en az üç yıllık çalışmalar ile dolu değil. En iyiye ulaşmak için beklemek herkesin harcı değil.

Bir süre sonra CV kalitesi bahanen olursa toparlanmakta sıkıntı çekeceğin de aşikar.

Ne yap, ne et, evde oturma dostum.

Orası Araf!

Ve çalışmıyorken sen sen değilsin.

3 milyon adaya İK’cılar mobbing uyguluyor. Açıköğretim Fakültesi & Bir İş Gücü Meselesi

Yıllardır mobbing aşağı, mobbing yukarı konuşuyoruz biz İK’cılar. Nedense mobbing hep çalışana yapılıyor gibi düşünüyoruz. Öğrencilere hocaların uyguladığı mobbing de bir ara gündeme geldi ama iş arama ve terfi sürecindeki Açıköğretim Fakültesi mezunu* bir adaya yapılan mobbingi konuşmuyoruz, görmüyoruz, reddediyoruz nedense…(*Yazı boyunca ‘AÖF aday’ şeklinde geçecektir.)

Hiçbir zirvenin konusu olmuyor, hiçbir ‘Kariyer Koç’u bu soruna eğilmiyor maalesef.

Hepimiz biliyoruz ki yönetmeliklerde yazmaya gerek duyulmayan ama uygulamaktan gurur duyup, gerim gerim gerinerek mülakatlarda adayın suratına pöykürülen bir prensip var:”Açıköğretim Fakültesi Mezunu işe almıyoruz!” Hatta ileri giderek ilanlarına “illa ki örgün öğretim” yazmayı marifet sanan sözde insan sarrafları da maaş alıyor şirketlerinden.

Peki İnsan Kaynakları kavramının içinde çalışıp da ‘kaynak’ kelimesinin anlamını, kaynağımızın değerini neden unutuyoruz? Sanıyorum öğrenme ve kibir tanımlarımızın üzerine gidersek bu sorunu ortadan kaldırabiliriz.

Bizzat şahit olduğum ve sıkça duyduğum bu saçma prensip beni istatistiklere yönlendirdi. TÜİK verilerine, araştırma şirketlerinin raporlarına baktım, forumları okudum,

ekşi, itü vb. sözlüklerden girdileri derledim, AÖF mezunlar birliği panelinde araştırmalar yaptım, İK portalları üzerinden rastgele ilan içerikleri okudum. Elimde şu veriler var:

Sözlüklerde sıkca AÖF mezunlarının cahil olması türevlerinde başlıklar açılmış içerisinde örgün mü uzaktan mı öğrenmek daha kolaydır tartışmaları yapılmakta, Forumlarda özellikle bankacılık, sigortacılık, telekomünikasyon alanlarında bu baskının olduğu dile getiriliyor, diğer sektörlerin uzman unvanlı genel merkez kadrosu

ilanlarında ‘örgün’ ibaresinin yer aldığını da İK portallarından açıkça görüyoruz.

-AÖF mezun sayısı 2013 itibariyle 1,5 milyonu aşmış durumda. Halen öğrenci olanların sayısı 1,7 milyon. Yani toplamda 3 milyon 200 bin kişilik bir AÖF aday iş gücü var.

-TÜİK 2012 verilerine göre ülkemizde Önlisans, Lisans, Lisansüstü ve Doktora derecelerinden mezun kişi sayısı 6 milyon 330 bin. Yani herhangi bir yüksek öğrenim kurumundan mezun adaylarımızın 1/4’ü AÖF mezunu.

-2012 yılı verileri bize 27 milyon insanın aktif olarak çalışma hayatında olduğunu söylüyor. Yani iş gücü kaynağımızın 1/9’u AÖF aday.(Aktif olarak çalışmayan AÖF adaylarımızı da çalışmamaya iten sebeplerin büyük oranda bu baskı olduğunu düşünerek yazıma devam ediyorum.)

Bu durumda 27 milyonluk iş gücü kaynağımızın 3 milyonunu AÖF aday yaftası nedeniyle bir çırpıda yok ettiğimiz sonucunu istemeye istemeye çıkarıyorum.

açıköğretim MEZUNLARINI işe almıyoruz

Onlarca zirvede insanın değeri üzerine konuşup, öğrenmenin doğrudan kişiyle ilgili bir şey olduğunu defalarca ikrar edip, e-öğrenme sistemlerinin giderek geliştiğini ve yayıldığını söyleyip, zamanın kıymeti üzerine eğildikten sonra bu AÖF aday yaftasıyla değerlendirmeye dahi almadığımız o adaylara karşı neyi, hangi samimiyetle savunabiliriz?

Tek taraflı bakış açısı geliştirmeyi sevmem, o sebepten ötürü AÖF adayların aslında mükemmel olduklarını savunmuyorum. Bahsini ettiğim şeyi herkes bal gibi anlıyor aslında, adı fırsat eşitliği…

Açıköğretim sistemi kurulduğunda Türkiye’deki örgün eğitim veren üniversiteler talebin yalnızca %13’ünü karşılayabiliyorlarmış. Bugünün durumu da onlarca apartman üniversite açıldığı halde 1981 yılından farklı değil. Okumaya olan talep hep artıyor ama adayların ÖSS – YGS sistemlerine hazırlık süreci herkes için eşit şartlarda olmuyor maalesef.

Açıköğretim Fakültesi öğrenme portalında sistem örgün öğretimden farksız işliyor. Akademik danışmanların online destekleri, online konferanslar, online sınıflar ve e-öğrenme destek paketleri ile dolu dolu bir sistem kurulmuş, çeşitli ülkelerde üniversiteler ile uzaktan öğrenim sistemleri geliştirilmiş ve herkesin bildiği üzere sınavları da o kadar kolay değil. Öğrenciler hocalarından rica ederek sınavlarına birkaç puan dahi ekletemiyorlar. Keskin bir not sistemi ile ya dönem uzatıyorsunuz ya da bileğinizin hakkıyla notunuzu alıyorsunuz. (4 yıllık okulu 8 senede ‘salla belki tutar’ yöntemiyle bitirmeye çalışan tiplerden bahsetmiyorum.)

Buna rağmen özellikle bankaların ısrarla adaylara dayattığı bu sözde prensip beni çok rahatsız ediyor.

Türkiye’de örgün öğretimin verdiği eğitimin kalitesi bile tartışılırken; açıköğretim, uzaktan öğretim, e-öğrenmeler falan filan fasa fiso geliyor birilerine. Tabii ki insanlar şirketlerine iyi eğitim almış insanları tercih edebilirler. Tabii ki belli bir üniversitenin eğitimini benimseyebilirler. Örgün öğretim ısrarında mutlaka geçerli sebeplerin de olduğuna inanıyorum. Ailemizden, arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden uzaktan öğretimin kötü bir şey olduğu mesajını alarak büyümüş bireyleriz.

Askerlik kolaylığı olsun diye öylesine bir bölüm tercih eden tanıdıklarımız vardır mutlaka. Komşunun oğlu AÖF kazanınca diğer komşuların o kişiyi kötü örnek diye gösterdiği mahallelerde açmış olabiliriz gözlerimizi. Gerçekten sorumsuzluk örneği olmuş ve bir kitabın kapağını dahi kaldırmadığı için AÖF aday olmuş pek çok insan da biliyor olabiliriz. Ama unutuyoruz: Öğrenme kişide başlayıp biter.Kim olursa olsun, hangi etiketle CV uzatırsa uzatsın, eğer alan ortaklığı var ise eğitimlerinde, geçmişlerinde, onlara fırsat eşitliğini bizler sunalım. Testlerimizi, yetkinlik uygulamalarımızı, envanterlerimizi geçemeyen adayları zaten almamız mümkün değil. Hiç değilse diğer adayların hakkına girmeden, iş gücümüzün önemli bir bölümünün cesaretini kırmadan yapalım işimizi…

Tüm X üniversitesinin örgün mezunları süperdir, şu kadroya uygundur, hepsi şirketin cirosunu ikiye katlar diyebiliyor muyuz?

Bir apartman üniversite mezunu AÖF adaydan daha akıllıdır, yetkinlikleri kesinlikle daha üstündür diyebiliyor muyuz?

‘Turnover oranlarımız turp gibi maşallah, çünkü mütemadiyen örgün öğretim mezunu aday alıyoruz!’ diye açıklama yapan bir firma duydunuz mu peki hiç?

Hayır, çünkü her örgün öğretim mezunu verdiğimiz her işi doğru yapmıyor.

Seçme-yerleştirme fonksiyonlarımız hep örgün öğretim mezunu aldığmız için tıkır tıkır işliyor değil.

İflas bayrağını çeken firmalar bizi AÖF adaylar batırdı diye gerekçe de sunmuyor.

Ne oluyor da biz uzmanlığımızın adında bile kaynak kelimesini taşırken, şirketin ya da kendi egomuzun esiri olup elimizin tersiyle 9 kişiden 1 kişiye sen firmamıza başvuramazsın deme küstahlığını gösterebiliyoruz?

mobbing3

İlanlara çok iyi bir şeymiş gibi yalnızca ‘örgün öğretim’ diye notlar düşüyoruz?

Adayın başvuru yapmasına bile müsaade etmediğimiz için onların kendilerine olan güvenlerini yok ediyoruz farkında mıyız?

Onları ‘şu başvuru aşamasını geçeyim de mülakatlarda kendimi ifade ederim elbet’ mantığı ile yalan söylemeye itiyoruz.

Ara elemanın ne kadar önemli olduğunu her fırsatta dile getirirken, uygulamadaki tavrımızla pek çok önlisans öğrencisinin boynunu büküyoruz. Okullarını söylerken utanmalarına, eğitimlerini gizlemelerine sebep oluyoruz.

Kabul edelim ya da etmeyelim bu ülkede uzaktan eğitim ve ara eleman yetiştirme sistemi aşağılama tanımı olarak kullanılır oldu.

‘Açıköğretim mi? Aaa iki yıllık mı?’ Açık lise, hani şu okuldan atılanların gittiği lise mi?’ soruları birer alay soruları oldu.

Evet bir cezai yaptırım uygulanmıyor biz böyle yaptığımızda ama bunun bir insan hakkını ihlal olduğunu bilmemiz gerekir.

Kendi vicdanlarımızı, işe alım politikalarına uydurmak yerine işe alım politikalarımızı insanımıza, kaynağımıza uyumlu hale getirmemiz gerekir.

Kimse bize ceza kesmez, kesmeyecek yakın zamanda da bu nedenle ama en azından hatırlatma ihtiyacı duyuyorum tüm meslektaşlarıma:

Hiçbir yetkinlik bazlı mülakat yapmadan, adayın kişilik envanterini görmeden, daha önce yaptığı benzer işlerin referansını almadan sadece AÖF aday diye elediğimiz aday bizim iş gücü kaybımız…

Ve insan kıymetli, kaynağımız gerçekten hassas, zarif.

Onları kırmadan, incitmeden, cesareti kırılmış işçilere dönüştürmeden konuşalım.

Sadece bir umut peşinde karşımıza çıkmaları bile yeterli bu hassasiyeti hak etmeleri için.

Zuhal DURSUN

***İçimin Zuuhali (Bazı bloggerlar dipnot da der buna):

Saat 07:03 olmuş:)
Zarif tasarım İK’cılarla dolacak bir Dünya için;

Kalksın bu dünya!

zuhal imza