Eksik bir şey mi var hayatımda? Zuzu’nun mutluluk atölyesi yazısı…

Nasıl daha mutlu olurum? Hayaller Koçluk Atölyesi Daveti

Bu maili aldığımda mutlu muyum diye sordum kendime. Aldığım kararlardan memnun, üzerinde durduğum ayaklarımdan oldukça hoşnuttum. Zamanında aldığım koçluk desteğinin çok büyük etkisi ile hayatım boyunca karşılaştığım her şeyi kabullenmiş biri olarak mutluyum diyebilirim. Peki daha mutlu olmaya ihtiyacım var mı? Ya da mutlu olmayı beceremeyen insanlara anlatabileceğim bir şeyler öğrenebilir miyim bu atölyeden?

Her seferinde yeni bir şey keşfettiğim, yeni bir şey öğrendiğim Deniz Hüsrev ve Zeynep Yetkin Yılmaz atölyelerinden birine daha katılmaya karar verdim. Hayal kurmak ve cesaret üzerine düşüne düşüne o çok sevdiğim evin yolunu tuttum.

Hiç tanımadığım yedi kişi vardı salonda. Yine bize neler neler yaptıracak, o tanımadığım insanların en büyük farkındalıklarına şahit olacaktım kim bilir. 🙂

Her zamanki gibi çok güleç başladık atölyeye. Daha isimlerimizi söylerken kendimizle ilgili ipuçları verdik birbirimize.

IMG_1197-001

IMG_1229-001

Sonra bir şey yaptılar, hayal kurmaya ne kadar mesafeli olduğumuzu sorguladık. Ben hayalin tam üzerinde duruyordum çünkü o sabah taptaze bir fikir ortaya atmıştık iş arkadaşım Elif’le. Öyle güzel hayaller kurduk ki daha o sabah tüm sosyal medya hesaplarından projemiz için hesap oluşturmuştum. Ama etrafımda hayal kurmaktan çekinen, korkan, temkinli olan, hayal kurmaya küstüğünü düşünen insanlar da vardı.

Düşünmeye zorlandılar. Onlara hayal kurdurtmayan ne varsa, adım adım hayal kurma noktasına yaklaştılar.

Hepimiz toplaşıp bir hikaye yazdık mesela, içimizden geldiği gibi. O zaman gördüm ki hikaye dediğim benim cümlelerimle şekilleniyor. Başka etkenlerin hikayeme yön vermesini kabul etmek ya da hikayeye tekrar yön vermek kararı benim elimde.

Bu bizim hikayemiz mesela :) Ve mutlu sonla biten kartı bendeniz koydum efenim :)
Bu bizim hikayemiz mesela 🙂 Ve mutlu sonla biten kartı bendeniz koydum efenim 🙂 #benimbedenimbenimkararım 🙂

Koçlukta olma hali ile yapma hali çok sık duyduğum şeyler. Bu atölyede de olmak ile yapmak temelinde hayalleri irdeledik. Ne olmak, ne yapmak, neyi yapmamak, nasıl olmamak istiyoruz, bugüne kadar neden olamadık, bugünden sonra ne olursa olabiliriz bunları düşündük ve kendimiz hakkında notlar aldık. Ne çok olmak var…

Ne çok olmak var...
Ne çok olmak var…

Bu arada içimizde bir şeyleri yapmamamız, beceremeyeceğimiz, “sırası değil, sen kim onu yapmak kim” falan diyen bir iç ses var ya, ona yoğunlaşıp onu tanımladık. Ona bir isim verdim, yozgat kafası 🙂 Ve resmini çizdim onun ama paylaşmayacağım. Benim için ciddi bir yüzleşme oldu ve onunla nasıl baş edebileceğimi düşünüp, kararlar aldım oracıkta. Sanki içimde bir şeyler geçmiş 28 yılın üzerine derin bir “ohh be” çekti. 🙂

Duvarda çok tatlı bir yılbaşı ağacı vardı. Temsili 🙂 Biz yeni yıl ile beraber kurduğumuz hayallerle ilgili aldığımız notları, yaptığımız resimleri, ürettiğimiz objeleri oraya astık. Bir sonraki yıl oradaki şeyleri gerçekleştireceğimize inanarak ve tebessümle ayrıldık atölyeden.

IMG_1228

Aradan bir aya yakın zaman geçti, hayallerime kavuşmak için yoğun ve sık adımlar atarak geçen bu zamanda atölyede fark ettiklerimle ilerlerken, yazıya dökmek istedim ve bir cafeye oturdum. Bilgisayarıma ilk cümleleri yazarken dikkatimi dağıtan ama iyi ki de dağılmış dediğim bir şey oldu.

Çalıştığım masada 35- 40 yaşlarında İngiliz bir kadın, Türk bir hocadan Türkçe dersi alıyordu. Türkçe olarak son bir haftasını anlatmaya çalıştı. Gün gün… “Pazartesi çok çalışmış, çok az uyumuş, salı çok erken kalkmış ve çok ağlamış, çünkü Türkçe çok zor bir dilmiş ve sınavı varmış. Sonra kendini toplamış sınava girmiş, çarşamba çok uyumuş, kahvaltı etmiş, sonra tekrar yatağa gitmiş… bla bla bla”

Salak yerine salaklı dedi mesela :) Bir çocuk gibi pes etmeden devam etti cümlelerine :)
Salak yerine salaklı dedi mesela 🙂 Bir çocuk gibi pes etmeden devam etti cümlelerine 🙂

O bunları anlatırken ne kadar çocuksu bir heyecan taşıdığını fark ettim. Pek çok kez cümleleri karıştırdığı, çoooook ciddi hatalar yaptığı halde çocuk şirinliğini hiç kaybetmeden devam ediyordu anlatmaya. Çabasını gözlemlerken hatrıma düştü; atölye tanıtımında yer alan şu paragraf ne kadar da doğruydu.

“Çocuklar çok hayal kurarlar. Onların hayal gücü ve cesareti sınırsızdır. Hata yapmaktan, gerçekçilikten uzaklaşmaktan ya da alay edilmekten çekinmezler. Bir çocuğun “eğer param, zamanım ya da çevrem olsaydı bu hayalimin peşinden koşardım,” dediğini asla duyamazsınız. Yetişkin olma yolculuğunda bir noktada gizemli bir şekilde korku, yargı ve bahaneleri ediniriz.

Gelin bu atölyede bir çocuk merakı ve cesaretiyle duralım ve hayallerimize yer açalım. Yeni yılla birlikte, hayatımıza eklemek ve çıkarmak istediğimiz şeyler daha belirginleşiyor. Bunlar hem nasıl olmak/olmamak, hem de neler yapmak/yapmamak istediğimize dair hayaller…

Bu hayalleri birlikte yeni yıla girmeden hedeflere ve seçimlere dönüştürelim ve daha mutlu olmayı seçelim.”

Atölye sonunda “gerçekleşmiş bir hayalimiz” kavramının bile gözümüzde çok büyük olduğunu fark ettim. Aslında ne hayal kurmak büyük bir iş, ne de o hayali gerçekleştirmek. Bütün mesele çocuklukta sahip olduğumuz merak ve cesaret ile hareket etmekte sevgili okurum.

“Depresif, işe yaramaz, uyuşuk, bir türlü istediği şeyler için adım atamayan biri olduğunu düşünen herkes için geçerli bir reçete bence bu.

2016’da bol bol hayal kurmanızı ve attığınız her adımda hayallerinizin tam üzerinde olmanızı dilerim.

Sevgiyle, beni özleyin anacım 🙂

20 soruda Zuhal ASLAN

Merhaba dünya merhaba,

Uzun bir zaman yazamadım, boğazımda düğümlenmiş ne çok kelimem vardı bi bilseniz.
İnsan gözyaşı ve kelimelerin bile ifade etmekte yetersiz kaldığı zamanlar yaşarmış, öylesi aylardan geçtim de geldim. ( Bu daha çok piştiğim ve yazılarımın daha da lezzetli olacağı anlamına gelebilir. )

Geçtiğimiz gün Taraf Gazetesi’nin son sayfasından alışkanlık edindiğim 20 Soru uygulaması takıldı aklıma. Açtım cevapları okudum epey, sonra düşündüm ben dedim bana sorulsaydı dedim ne derdim dedim..

Bunu neden bulup geliştirmiş Marcel Proust, Bernard Pivot, James Lipton bilmiyorum. Araştırmadım da henüz ama tanıdığım ve hayatımda yeri olan herkese yapmak istediğime karar verdim.
Öncelikle kendim ile başlıyorum, bloguma bugünden sonra insan ile devam ediyorum, kurumsal olsun olmasın 😉

1- En sevdiğiniz kelime?

Ekinoks

2- Nefret ettiğiniz kelime?

Çabuk

3- Ne sizi heyecanlandırır?

Imkansız kelimesini son çare olarak kullanan insan

4- Heyecanınızı ne öldürür?

Imkansız kelimesini çabucak kullanabilen insan

5- En sevdiğiniz ses nedir?
Klarnet

6- Nefret ettiğiniz ses?

Kağıdı, kartonu bıçakla kesme sesi

7- Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Muhasebe işleri

8- Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

İyinin düşmanını duraksamadan yenebilmek ( İyinin düşmanı mükemmeldir, Genco’yu anıyoruz burada bir dakikalığına 😉 )
9- Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Coco Chanel

10- Nerede yaşamak isterdiniz?

Bern

11- En önemli kusurunuz nedir?

Duygu durumlarım arasında zor geçiş yapmam

12- Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Aşırı sevmek ☺

13- Kahramanınız kim?

Meral Okay

14- En çok kullandığınız küfür?

Şeref yoksunu 😀

15- Şu anki ruh haliniz nasıl?

Uyuşuk
16- Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Yalnızca repliklerle anlaşan bir çift mümkün… ( evet hayat felsefem çiftli miftli 😀 insan dediğin yalnız yaşar mı be)

17- Mutluluk rüyanız nedir?

Güzel adamı bir kitapta anlatmış olmak…

18- Sizce mutsuzluğun tanımı?

Üretememek

19- Nasıl ölmek isterdiniz?

Temmuz’da. Elektrikler kesikken, bir akşam karanlığında, sokakta oynayan çocukların sesleri oturma odasına girerken, yeni banyo yapmışım, ıslak saçlarımla oynanırken, uyuklar gibi.

20- Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz?

Su içmeyi ihmal etmeseydin de bu yaşta ölecektin.

PERYÖN, HR MASTERS ile insan yönetiminde uzman liderler yetiştirecek!

PERYÖN, HR Masters Programı ile deneyimli İK Liderlerini profesyonellerle buluşturuyor. 4 Eylül – 20 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleşecek HR Masters Programı, yönetici ve profesyonellere başarısı ispatlanmış üst düzey insan yönetimi becerilerini kazandırmayı hedefliyor.

Son dönemde şirketlerde üst yönetimin, stratejik kararlarda İK’dan destek beklemesiyle birlikte İK departmanı da önemli bir dönüşüme girdi. Artık şirketin artan rekabet ortamında değişen koşullara uyum sağlamasına, ayakta kalmasına ve farklılık yaratmasına katkı sağlayacak yetenek yapısını oluşturması ve sürdürülebilirliğini sağlayacak İK uygulamalarını hayata geçirmesi isteniyor. PERYÖN Akademi, şirketlerin stratejik ortak rolünü üstlenecek İK liderleri ihtiyaçlarını dikkate alarak HR Masters Programı’nı başlatıyor. Program İnsan Yönetimi alanında yetkinliklerini geliştirmek isteyen, ekip yönetiminden sorumlu deneyimli yöneticiler ve İnsan Kaynakları alanında iki yıl ve üzeri görev yapan profesyonellere yönelik olarak hazırlandı.

HRmaster+Program
PERYÖN Başkanı Sevilay Pezek Yangın, programın PERYÖN’ün Türkiye’de insan yönetimini geliştirmek misyonuna paralel olarak oluşturulduğunu aktarıyor: “Türkiye’nin insan gücü potansiyelini en doğru şekilde kullanması gerekiyor, bunun için de organizasyonların İnsan Yönetimi becerilerini en üst seviyede geliştirmeleri gerekiyor. İnsan Kaynakları profesyonelleri ve İnsan Yönetiminden sorumlu ekip liderleri, işi ve müşteri ihtiyaçlarını anlayabilmeli, finans ve dataya hakim olup tepe yönetimin stratejik ortağı olarak çalışarak organizasyonlarında İnsan Yönetimi kararlarının en doğru şekilde verilmesine destek olmalı. Ancak bu şekilde Türkiye hepimizin hayal ettiği gelişmiş ülkeler seviyesine çıkabilir. PERYÖN olarak HR Masters programıyla İK profesyonelleri ve ekip yöneticilerine bu bakış açısını ve farkındalığı kazandırmayı hedefliyoruz. Türkiye’nin ve dünyanın alanında önde gelen şirketlerinin iş ve İK liderleri, şirketlerinde uyguladıkları başarısı ispatlanmış, pratik örnekleri katılımcılarımızla paylaşacaklar. Umuyoruz ki program iyi örneklerin katılımcılar aracılığıyla yaygınlaşmasına da katkıda bulunacak.”

Eğitimciler Türkiye’nin en beğenilen şirketlerinin İK liderleri

HR Masters Programı, alanında deneyimli ve üst düzey yöneticilik yapan eğitmenlerle buluşma ve tecrübelerinden faydalanma imkanı sunuyor. Programın eğitimcileri arasında alanında deneyimli iş ve İK liderleri; Merck Group, EMEA (Avrupa, Orta Doğu, Afrika) Bölgesi Yetenek Yönetimi ve Gelişimi Direktörü Sevilay Pezek Yangın, Boyner Holding Başkan Yardımcısı, İK Kurumsal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik ve İletişimden sorumlu İdil Türkmenoğlu, Yapı Kredi İnsan Kaynakları ve Organizasyon Genel Müdür Yardımcısı Cihangir Kavuncu, Sütaş İK Başkanı Meltem Kalender Öztürk, Vodafone Türkiye, İK’dan Sorumlu İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Pınar Kalay, Defacto Mali İşler Başkanı Önder Şenol, Yönetim Danışmanı Yiğit Oğuz Duman, Enerjisa Stratejik İş Destek Bölüm Başkanı Berna Öztınaz, Digitürk İK Organizasyonel Gelişim Grup Müdürü Dr. Çağlayan Aktaş, Yıldız Holding, Gıda Grubu İK Grup Direktörü Erkan Güngör, Novartis Grup Eğitim Yöneticisi Devrim Keklik, Russell Reynolds Associates Danışmanı Banu Beste Başol bulunuyor.

Ayrıca Türkiye’de İnsan Kaynakları dünyasının gelişiminde önemli bir katkısı bulunan Hürriyet İK’nın Genel Yayın Yönetmeni Serdar Devrim de programın eğitimcileri arasında yer alıyor.

Dünyaca tanınmış isimlerden eğitim alma fırsatı

Yönetici Koçu, şirket kültürü değişimi, yetenek geliştirme konularında uzman isim Toby Foxcroft da HR Masters Programı kapsamında İngiltere’den geliyor. Dünyanın pek çok ülkesinde Cisco, Microsoft, Avaya, Orange, BSI, Gillette, Lloyds Bank gibi alanında dünya lideri firmalara danışmanlık veren Foxcroft, katılımcılarla “İK’da Değişim Nasıl Yönetilir” başlığında bilgi ve deneyimlerini paylaşacak.

Programın yabancı eğitimcileri arasındaki diğer bir isimse psikiyatrist Dr. Ivan Kirillov. Dr. Krillov, 1999’da yarattığı Stress Surfing konseptiyle dünya çapında bir üne kavuştu. 17 yıldan bu yana Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da krizle başa çıkma, iş-yaşam dengesi sağlama ve hayattan zevk alma gibi konularda insanlara yardım eden Dr. Kirillov, katılımcılara “Kurumsal Çatışma ve Stres Nasıl Yönetilir” konusunu anlatacak.

Program katılımcılara farklı sektörlerden deneyimli CEO’lar ile söyleşiye katılma fırsatı da sunacak.

Program 8 ayrı modülden oluşacak ve 8 gün sürecek. Program 4 Eylül 2015 Cuma günü Dr. Ivan Kirillov’un vereceği ‘Kurumsal Çatışma ve Stres Nasıl Yönetilir’ eğitimi ile başlayacak, 20 Ekim 2015 Salı günü İdil Türkmenoğlu’nun ‘Yeni Nesil İK Yönetimi’ eğitimi ve Meltem Kalender Öztürk’ün ‘Çalışan Deneyimi Örnekleri’ eğitimiyle tamamlanacak. Eğitimler 1 gün boyunca 09:30–16:30 saatleri arasında gerçekleştirilecek. Programa katılımda PERYÖN üyelerine yüzde 20 indirim uygulanacak. Eylül ayına kadar erken kayıt ile ek yüzde 10 indirim imkanı bulunuyor.

Programa kayıt ve bilgi www.peryon.org.tr adresinde yer alıyor.

Program modülleri

Kurumsal Çatışma ve Stres Nasıl Yönetilir?
Potansiyele Odaklı İşe Alım Uygulamaları
İş Ortağı İK’da Liderlik Modeli
İK Analitik
Potansiyel Gelişime Odaklı Stratejik İnsan Yönetimi Uygulamaları
İK’da Değişim Nasıl Yönetilir?
Finansal ve Analitik Düşünme Yeteneğini Güçlendirme
Yeni Nesil İK Yönetimi Çalışan Deneyimi Örnekleri

PERYÖN ile ilgili ayrıntılı bilgi için: www.peryon.org.tr

An’da olmak birden durup kendine ‘N’oluyo?’ diye sormaktır.

Dün Genco Genç ile sohbet ederken laf dönüp dolaşıp an’da olmak kavramına geldi. Allah’ın Dublin’indeki adam taktım ben bu “mindfulness” olayına dedi. Ben aylardır ne diyorum: “Multitasking-Multitasking” derken sürekli anı kaçırıyoruz!
Anda olmaya takmak lazım mı? Evet. Anladığım üzere Dünya’nın neresinde olursanız olun herkesin takması gereken bir kavram bu.

4 Nisan’da Beyoğlu’nda sevgili Koçum Deniz Hüsrev’in tavsiyesi ile Zeynep Yetkin Yılmaz ve Deniz’in eşlik ettiği keyifli bir atölyeye katıldım. An’da kalmak ve hayatı doğaçlamak konulu bu atölyede stresli bir yaşamın bizden aldıklarını, yaşadığımız anın farkında olduğumuzda çok daha pozitif sonuçlar alabileceğimizi düşündük ve hatta deneyimledik.

IMG_20150404_135407

Güzelinden bir cumartesi günü bu eski binada Ekran İşleri’ne ait ofiste toplandık. Bir Amerika’lının da dahil olduğu 7-8 kişilik bir atölye çalışmasında geçmişi, geleceği ve içinde olduğumuz anın farkını fark etmeye çalıştık.

IMG_20150404_122044

Şu an ne hissediyorsun?

O kadar çok his varmış ki. Biz iyi diyor, kötü diyor geçiştiriyoruz bir bakıma. Ya da genelliyoruz. Asla anda değiliz, durup kendimize noluyo? diye sormuyoruz. Tahmin yürütüyoruz kendimizle ilgili. Oysa bi kontrolü elimize alıp içimize sorsak şu an noluyo diye doğru cevabı duyacağız.
Stresi yönetmek, hayatı doğaçlamak da böyle bir şey işte.

anda kalmak durup noluyo diye sormaktır

Çalışmaların içeriğine çok girmek istemiyorum ama biri var ki beni benden aldı. Ayaklarımızın önüne iki obje koymamızı istediler, etrafta ne bulduysak koyduk. Bir ayağımız geçmiş, bir ayağımız gelecekti.
Sorular soruldu, biz dengeyi bulmaya çalıştık.
Benim önümde iki adet not defteri vardı ve üzerinde Ekran İşleri’nin bir ürünü olan N’oluyo stickerı bulunuyordu. Her gözümü açtığımda kendime “noluyo?” diye sormaya başladım istemsiz. 🙂
Geçmişi, geleceği ve içinde bulunduğum anı düşünürken heyecan ve sabırsızlık içinde şu ana tahammül edemediğimi, bir an önce gelecekte olmak istediğimi fark ettim. Bu bende doğal olarak bir stres yaratıyordu.

Sonra kabulde olmak kavramını devreye soktular.
Bazı şeyleri, bazı kararları, bazı zamanları kabul etmek…

Bizler hayatın koşuşturmacası içinde ya geçmişin pişmanlıkları ve öfkesini ya da geleceğin kaygı ve korkularını içimizde taşıyoruz. Bir duyguyu hissediyoruz, bir tepki veriyoruz ama o tepki, o duygu bizim o anki duygumuz mu yoksa geçmişte kodladığımız bir duyguyu tekrar mı ediyoruz farkında bile olmuyoruz.

Bazı şeylerin değişebileceğini, bazı şeylerin zor da olsa tüm gerçekliğiyle yaşanması gerektiğini kabul etmek bizim için zor geliyor.

Kendimi en çok dahil ederek, tüm insanlığın bu anda olmak, hayatı doğaçlamak, kabulde olmak konusunda kendisini sorgulaması gerektiğine inanıyorum.

Ben o gün bir çikolata parçasına bakarken anda olmayı, bir ofiste koştururken gözden kaçırdıklarımı, yavaş yavaş yürürken keşfedebildiklerimi, geçmişte olmaktan hoşlanmadığımı, gelecek için gereğinden fazla kaygılanıp, heyecan yaptığımı gözlemledim.

Kendime kabulde olmak ödevleri belirleyip stresimi azaltmak için adımlar atmaya başladım bile. 🙂

Konfor alanımızı genişletmek için, sesimizin, bedenimizin nasıl bir menzili var görebilmek için, akışta olmak, kabul etmek, çatışma yaşamamak için, saçmalamak için, hata yapmaya izin vermek için hayatı doğaçlamamız gerekiyor.

Modern çağın akışına kapılıp, stresten türlü hastalıklara tutulan bir nesil olarak belki de bu tip farkındalık atölyelerine daha sık katılmalıyız.

Ne dersiniz?

anda kalmak, hayatı doğaçlamak ve stresle başa çıkmak

Koçluk gözüyle Betûl Mardin

Geçtiğimiz gün Betul Mardin’in Engelleri Avantaja Çevirmek TEDX videosuna tekrar denk geldim. Hayat öyküsü ve tercihlerindeki bakış açısı beni genellikle motive etmiştir, hiç düşünmeden açtım tekrar dinlemek üzere. Fakat koçluk deneyimim sonrasında bazı tercihleri bana çok daha tanıdık geldi desem başım ağrımaz. 🙂

Betul Mardin’i bilirsiniz. Türkiye’de Halkla İlişkiler’in temelini atmış kişidir. Arap, Kürt ve Mısır kültürlerinin karmasında yoğurulmuş bir insan. Hayatı iniş, çıkışlarla dolu. Bu inişlerin çıkış hikayesini anlatmaya başladığı zaman yalnızca içindeki cevaplara, değerlerine tutunduğunu görmek mümkün.

Sıklıkla vurguladığı üç şey var, çalışmak, bir şeyde çok iyi olmak ve çeşitlilik.

betûl mardin 1

Fransızca, Türkçe, Almanca, İngilizce ve Arapça dillerinin konuşulduğu bir ailede büyüyen Betul Mardin 5 yaşına kadar hiç konuşmamış. Sonraları kendisi anlatıyor, çok gözlem yaparmış, hangi dilde konuşması gerektiğini bilemediği için konuşmazmış. 🙂 Kullandığı ilk dil Fransızca oluyor. Ama maalesef İsviçreli dadısından gördüğü şiddet nedeniyle kekeme olan bir Betul Mardin ile karşı karşıya kalıyoruz.

10 yaşında, bir çınar ağacının altında kendisi ile dalga geçen çocuklardan bunalmış, bir yemin vermiş o gün kendine. “O yemindir beni doğuran” cümlesi ile ifade ediyor o anı Betul Mardin. “Benimle kimse alay edemeyecek, bu son alay ettikleri gün olacak!” Sonrasında çalışmak değerine tutunmuş ve ağzına bir taş parçası koyarak 2 sene boyunca egzersizlerle kekemeliğini yenmiş. Hepimizin kendi içimizde, bazen dışarıdan gelen ve koçlukta sabotajcı ya da iç eleştirmen diye tanımlanan, bizi eleştiren, korkutan ve geri çeken sesleri duyduğu olmuştur. Önemli olan o noktada ne yaptığımız işte. Betül Mardin, bu sesleri ayırt ederek, onları dinlemek yerine, ona cesaret ve azim veren iç sesini dinlemeyi tercih etmiş.

Yine başka bir koçluk kazanımımı gözlemledim şu örnekte. Hata yapmaktan korkmak ve hareketsiz kalmak yerine, kendine hata yapmak için izin vermiş ve böylelikle de hayatı doğaçlamış biri Betül Mardin. Babası tarafından üniversiteye gönderilmeyen Betül Mardin’in çalışma talebi de çok fazla ciddiye alınmamış ailesi tarafından. Bir mali kriz dönemi fırsattan istifade (kendisi engeli fırsat olarak tanımlıyor. 🙂 ) bir gazetede tercüme işleri yapmaya başlayan Betul Hanım, 4 yıl kadar gazeteciliği keşfetmeye çıkmış. Bilmiyordum ama “çalışırım” dedim meslek sahibi oldum diyor. Sonrasında TRT’de Radyoculuk teklifi alan Betül Mardin yine “çalışırım yaparım” demiş ve hiç bilmediği programcılığı öğrenmiş. Kesmemiş televizyon alanında gelen iş teklifini kabul etmiş. Benim alanım değil dememiş, tecrübem yok dememiş, BBC’de eğitim almış, çocuklarını bırakıp Ankara’ya eğitim vermeye gitmiş, çalışmış çalışmış çalışmış. 🙂

Bakış açısını pozitife çevirmeyi başarmış ve kendine “neyi daha iyi yapabilirim?” “bunu yapmak için neye ihtiyacım var?” sorularını sorarak alternatifler üretmiş. Kendi kendinin koçluğunu yapan Betul Mardin’i bugün bu seviyeye işte bu bakış açısı getirmiş.
Bugün pek çoğumuz aynı ikilemi yaşayan, tercih noktasında değerler ve mecburiyetler arasında sıkışıp kalmaktan içimizdeki sesi önceliklendiremediğimiz bir hayatı yaşıyoruz.

Sporda, sanatta, eğitimde ve iş yaşamında etkisini görmeye başladığımız koçluğu hayatı boyunca kendi içinde deneyimlemiş Betûl Mardin pek çoğumuz için güzel bir örnek.

Hayatınızı doğaçladığınız günler dileğiyle, 😉

İş stresi mi? O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz!

Ne zaman ofiste canım sıkılsa, stresi ensemde hissetsem, daralıp bunalırım aklıma David Guetta’nın Delirious’u gelir.

Avaz avaz şarkı söyleyip dans etmek bir çözüm mü bilmem ama enerjiyi atma şekli olduğu kesin.
Saçımı hiç toplamadığım için tokayı atıp masaya çıkma ihtimalim sıfır tabii ki ama bazen yangın merdivenine çıkıp yüksek sesle şarkı söylediğim doğrudur. Delirious klibinde hatun ofisi boyuyor ya bizim de NBS ofisi boyama fikrimiz öyle bir andan çıkmıştır. Vampir için sarımsak ne ise stres için de müzik odur bence. 🙂

İşveren markası etkinliklerine bakıyorum da müziksiz hiçbir şey yapılmıyor oldu.
Pikniğe gittiğimizde arabadan müzik açan bir nesille büyüdük normal yani.

Garanti Bankası’nın Türk Sanat Müziği korosunu dinlemeye gittiğimde şu aşağıda yazdıklarım çok hoşuma gitmişti.
“Doğallık” “biz bizelik” “bugün bizim günümüz boşver her şeyi sahnede parıldalık”

Sunucu dahi banka çalışanıydı ve inanılmaz eğlendiğim bir etkinlik olmuştu.

Uzun yıllar çalışarak oluşturdukları bu koronun etkinlikleri bir geleneksellik kazanmıştı.

Peki diğer firmalar?

ren işte koro

İrili ufaklı pek çok şirket var ve çalışanları mutlaka böyle bir etkinlik yapmak isteyecek.
Karaoke partileri yetmeyecek, pek çok çalışan sesi güzel olsun olmasın kendisine uygun bir tınıyı ben de varım dercesine çıkarmak isteyecek…

Bu işin provaları var, ekipmanı var, uygun repertuar seçimi var, organizasyonu var, var da var…
İşte bu noktada adamın biri çıkıp demiş ki bu işte bir koro olsun! 😉 (Bkz. Günhan ÖZMEN)

Adı işte koro olsun. Web sayfaları da şu olsun : iŞTE KORO

Gelip sizinle bir koro oluşturuyor, tüm bu organizasyonları yürütüp sahne sizin diyorlar.

Hatta öyle güzel ekipler çıkarmışlar ki 6 Nisan’da Sendromsuz Pazartesi zirvesi düzenliyorlar. Şirketler korolarının konserleri ve Gökhan TEPE’nin sahne alacağı bu zirvenin tadına ben de bakacağım. 😀

Detayları sizinle paylaşmak üzere! 😉

etkinlik pr iştekoro

Zuhal’in hayatından bir “koç” geçti :) Bu yazı değerleri olan insanlar için…

İşim gereği İnsan Kaynakları profesyonelleri ile röportaj yapıyorum. Hepsi çok keyifli olsa da biri hayatımın dönüm noktalarından birisi oldu diyebilirim. Şu an Cihangir’deyim. 5 yıldır İstanbul’da yaşayan ama daha önce buraya hiç gelmemiş biri olarak bugün ben değişik bir nefesi, değişik bir adımı, değişik bir gökyüzünü deneyimliyorum sanki.
Değişik ama bir o kadar da tanıdık, derinden, içimde bir yerlerde daha önce karşılaşmışım gibi…

Blogumu düzenli okuyanlar bilir ben İnsan Kaynakları alanında mütebessim yazılar yazarken gerçekten kopmam pek.
İnsanız haliyle keyifli bir dille yazmaya çalışsam da benim de inişli çıkışlı dönemlerim olmuyor değil.
İş hayatı bir kere uygulamalı stres ve kriz yönetimi dersi gibi, peki özel hayat bundan farklı mı? Tabii ki değil…
Belki de ikisini de yönlendiren, şekile sokan ortak şeylerimiz var ama farkında değiliz…

Sütaş İnsan Kaynakları Müdürü Yelda Tavlan ile insan kaynakları temalı röportajım bir anda boyut değiştirip koçluk kavramına geldi. Kendisi yeni bir heyecan olarak tanımladığı koçluğu, koçluğun insana kazandırdıklarını, neden koçluğa ihtiyaç duyduğumuzu anlatırken kafamda deli sorular moduna girmiş bulundum. 🙂 Stresimi, zaman yönetimi konusunda eksik gördüğüm noktaları, tercihlerimde kararlı mıyım çekingen mi hareket ediyorum düşüncelerimi bir anda ağzımdan kaçırıverdim. 🙂
İş ve özel yaşam dengesi üzerine derinleşen sohbetimiz koçluk hakkında küçük merak tohumları atmış oldu zihnime.
İnsanların yedi yılda bir değişim geçirdiğinden, değerlerimizin ve beklentilerimizin hangi seviyede ne durumlarda davranışlarımıza yansıdığından, tercihlerimizi değerlerimizin farkında olarak yapmadığımız zamanlarda ne kadar da mutsuz olduğumuzdan bahsettik derken beni aldı götürdü bu sohbet Deniz HÜSREV’in ellerine!

Tanışma toplantısında bu kadar içten gülmeseydi kendimi bırakmazdım sanki :)
Tanışma toplantısında bu kadar içten gülmeseydi kendimi bırakmazdım sanki 🙂

Bugün işte Taksim’den aşağı saldım kendimi. Bundan sonra koçluk seansları alacaktım, zihnimin içi Dr. Oetker reklamları gibi sorularla dolu tabii: Bana faydası ne olacak, değişik bir şey mi, psikologa gitmek gibi mi, ben mi söyleyeceğim o mu soracak, konu ne olacak, benim ihtiyacım olan ne, nasıl olacak uzanacak mıyım oturacak mıyım, neden evinde yapıyor, koçlar seansları istedikleri her yerde yapıyorlar mı, babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi?

Uzatmayayım gittim işte. 🙂 Güleç yüzü kapıda karşıladı beni. Çok şirin bir koridor, aydınlık bir salon gördüm sağımda 🙂 Böyle mi geçiyorum diyecek oldum içimden kahkaha atıyorum. Şu sahne nedeniyle; 🙂

Biraz nefes aldım, bir melisa çayı içtim, ağzım tatlansın diye getirdiği çikolataları yedim. Nasıl mutluydum, nasıl heyecanlı. Sonra başladık seansa.

IMG-20150307-WA0002

Yazıda kendi seansımla ilgili çok detaya girmeyeceğim, malum çok özel ve de etkilenebileceğiniz verileri barındırıyor. Bir gün siz de koçluk deneyimlemek ve bir danışan olarak o koltuğa oturmak isterseniz özgün olsun zihninizdeki yansımaları diye görsel şeylere değinmemeye dikkat edeceğim. 🙂 #herkoyununbacağı kendine 😉 “E o zaman ne demeye yazıyorsun gavur çocuğu!” diye soracak olursanız; seans sonrası farkındalıklarıma değinmek istiyorum öfkeli kalabalık.

O koltuğa oturup nefes verdiğimi hatırlıyorum sonrası başka alemlerdeydim :)
O koltuğa oturup nefes verdiğimi hatırlıyorum sonrası başka alemlerdeydim 🙂

Gördüğünüz koltukta oldukça keyifli bir halde otururken kendimi rahat bırakmamı, kollarımı, boynumu, bacaklarımı, ellerimi sıkmadan oturmamı, derin bir nefes alıp vermemi söyledi koçum Deniz 🙂
O derin nefesi alıp verdiğim anda gözlerimden yaşların boşalacağını üç saniye önce aklıma dahi getirmezdim.
Sebepsiz, dıştan sebepsiz tabii ki…
Hiç bozmadı anı, anda kaldık. Ne hissediyordum?
Bu his nasıl bir şeydi?
Bedenimin neresinde hissediyordum?
Zihnimde neler canlanıyordu?
O hisse alan açmak, o hissi bastırmadan, görmezden gelmeden o hisse odaklanmak…

Yalnızca sorular soran şefkat dolu, anlamak için bakan güleç bir yüz vardı karşımda.
Koçlukta sıkça kullanılan bir terim anda kalmak. Doğru soruları soran biri olunca cevaplar patır patır dökülüyormuş ağzınızdan. Meğer her birey kendi problemlerini çözebileceği tüm kaynaklara sahipmiş…
Hiç aklıma gelmezdi sürekli yapmakta zorlandığım birkaç görevin benim bir değerime ters düştüğü için beni bu kadar zorladığı…

Nasıl bir his tarifi çok mümkün değil bende ama sanki ayna vardı karşımda. Beni tüm şeffaflığımla hisseden, sezen, bende olanı bana gösteren bir ayna…
Zihnimde, kalbimde bir şeyler canlanırken gözlerimin dolduğunun farkında bile olamamıştım, hatta gülümsediğimin. Gözlerimin parıldamasını fark etmemiştim.
6 yaşımda bir ayva ağacının altında şarkı söylediğim en özgür anıma nasıl gitmiştim?
Hissettiğim o şeyin adını söylediğimde daha ben neremde hissettiğimi düşünmeyi aklıma getirmemişken beni aynalayan bir koçun beni bana ne kadar iyi yansıttığına şahit olmak..

Soruna değil kişiye odaklanmak..
Bedenime, hislerime, direnç gösterdiğim şeylere, sınırlandırıcı inançlarıma bakmak bir yardımcı ile..

Seans bittiğinde kuş gibi hafiflediğimi hissetmiştim. Adımlarım yaylanmıştı, radyoda kafamı güzel yapan şarkılar çalmaya başlamıştı.
Daha çok anda kalmaya odaklandığımı fark ettim. Sanki zihnimde çarklar tıkır tıkır dönmeye başladı. Madem benim öne çıkan değerlerim bunlar, bundan sonra çok daha mutlu olmak için değerlerim ile uyumlu kararlar almaya dikkat edecektim! (Değerlerimin listesini yazıp hayat amacımı yazdık ama size söylemem 🙂 )
Zor bir karar vereceğim zaman bunun bedelini de düşünecek, o karara farklı açılardan bakmayı deneyecektim.

Farkında olduğum en önemli şey belki de kendime bazı şeyleri yapmak konusunda izin vermekte çok kıt davrandığımdı.
Daha bonkör olacaktım bundan sonra. Suçladığım bazı şeylere, direnç gösterdiğim bazı konulara hayatımda güzel bir alan açmayı deneyecektim.

Daha önceleri adını bildiğim hakkında az çok fikir sahibi olduğum bu koçluk kavramını deneyimledikten sonra fark ettim ki ister ev hanımı olsun ister öğrenci ister çok başarılı bir iş adamı/kadını olsun isterse işsiz herkesin koçluk deneyimlemesi gerekiyormuş.

Değerlerini ve hayat amacını bilen, farkında olan insanların bu dünyada başaramayacağı şey, tadamayacağı mutluluk yokmuş. 🙂

Koçum Deniz’in evinden çıkar çıkmaz radyoda çalan şarkıyla veda ediyorum size 😉 Ben şimdi evime asmak üzere o ayva ağacının çiçeklerine en çok benzeyen tabloyu bulmaya gidiyorum. 😉

Renault Mais’in zarif adımları!

Kar yağışlı bir haftanın akabinde Renault Mais’in düzenlediği “blog yazarları ile tanışma” yemeğine davet edildim. Geç kaldım efendim yemeğe, nasıl kızdım kendime ve karayollarına anlatamam.

Giyindim siyahları, çektim botlarımı, sırtımda o hafta yazılacak yazıların basın dosyaları, yerde kar kalıntıları, su birikintileri zorlukları aşa aşa gidiyorum. Vaktim de vardı, emin adımlarla yürürken birden solumda çamur deryası, karşımda gelen araba ve sağımda belediyenin yığdığı kar öbeği ile karşı karşıya kaldım. “Acı bana!” Der gibi baktım şoföre ama fayda etmedi…

renault ik blogger tanışma yemeği

Çamurumdan arınıp koşarak gittiğim o yemekte Renault Mais Genel Müdürü İbrahim Aybar’a izah ettim durumu. Büyük bir dikkat ve anlayış ile dinleyip “araçları yapıyoruz ama yol ve drenaj halen sıkıntı Türkiye’de” dedi.Tam da böyle bir bağlantı ile oradaydık. Renault yalnızca otomobil üreterek var olmak değil, güvenlik sorunlarının çözümü için de harekete geçerek var olmak isteyen bir şirket.

renault 1

Toplumsal geleceğe yatırım yapan Renault, projeleri gibi bir ilke daha imza atıp günümüzün basın mensupları dediği bloggerlar ile tanışmayı düşünmüş ve projelerini bizlerle paylaşmak istemiş.

Türkiye’de trafik kazalarında yaşamını yitiren her 100 yayadan 26’sı çocuk ve bu oran Avrupa Birliği ortalamasının çok üzerindeymiş. Bu soruna eğilme sorumluluğunu hisseden Renault 2002 yılında aldığı bir karar ile sadece güvenli otomobiller üretmeyi değil, ilköğretim çağındaki öğrencilere yol güvenliği eğitimi vermeyi de kendi işi gibi benimseyeceğini açıklamış. Milli Eğitim Bakanlığı, yol güvenliği uzmanları ve pedagoglar ile Türkiye’nin 7 bölgesinde kaza nüfus oranı en yüksek 41 ilde ve 1374 okulda “Sokakta İlk Adımlar” projesini hayata geçirmiş. 2023’te hedefleri 5 milyon ilköğretim çocuğuna yol güvenliği ve çevreci ulaşım bilinci kazandırmış olmakmış.
Bu projeyi duyunca “İyi de geçmişte Renault’la tanışamayan bugünün gençleri, dünün çocuklarının suçu ne?” diye içimden geçirmiştim ki “Sizin Fikriniz Sizin Projeniz” yarışmasını öğrendim. Liseli gençleri 2011 yılından bu güne kadar bu faaliyetler kapsamında provoke etmiş Renault. Üç yılda 10 bine yakın öğrenci, 80 projeyi hayata geçirmiş.

renault t

Bir yeni uygulamaları da yetkili satıcıları için eğitim programı geliştirmek olmuş. Evet Renault otomobili en iyi şekilde üretiyor ama satışı ve satış sonrası süreçleri de iyileştirmek için de projeler geliştirmişler. Bilgi Üniversitesi Yönetici Geliştirme Merkezi ve bayiiler ile el ele vermişler 9 aya yayılan 26 günlük bir eğitim programını yetkili bayii sahibi 2.kuşağın hizmetine sunmuşlar.

Her grubun 10’ar kişiden oluştuğu bu eğitimin amacı satış ve satış sonrası hizmetlerin kalitesini arttıracak birer yeni proje geliştirmek ve ikinci kuşağın yönetim – işletme becerilerini daha iyi seviyelere çıkarmak.
Bu bağlamda Renault Akademi öğrencileri Fransa’daki bayiiler ile benchmark imkanı bulurken, kendi işletmelerinde geliştirmek istedikleri projeleri Bilgi Üniversitesi kılavuzluğu ile geliştirmiş oluyorlar.

renault ikulis

Bu kapsayıcı uygulamaların gelecekte Renault’a çok büyük katkıları olacağı aşikar.

Sosyal sorumluluk kapsamında yürüttüğü projeleri zevkle takip ediyorum. Bizlerle tanışıp bu gelişmelerden haberdar edecek kadar çağdaş Renault Yönetimi & İletişim Müdürlüğü’nü de ayrıca tebrik ediyorum.

Daha nice güzel gelişmelerinizde yanınızda olmak dileğiyle, zarif kal Renault!